30 Ağustos 2009 Pazar

27 Ağustos 2009 Perşembe

kanal 24 te....

Kafa dengi programın adı... kafa dengi konukları oluyor, günceli konuşuyorlar, sanat konuşuyorlar türküler söyleniyor Sırrı Süreyya Önder ve Selahattin Yusuf yapıyor programı tavsiye ederim (Perşembe akşamları) izleyin....

26 Ağustos 2009 Çarşamba

25 Ağustos 2009 Salı

Pelte hikayesi..annemden

Annemin komşuları, yıllar yıllar önce tarhana yaparlarken geçen bir hikaye bu....komşu Hanife hanım onun eşi Muharrem amca, komşu kızları Kıymet ile Nimet ....Saime teyze var birde ona yapılıyor tarhana...işler bitince Saime teyze yemek hazırlamış buyur etmiş komşuları, yemek sonrası tatlı olarak pelte varmış...komşu kızları hınzır, pelte yerken oyun oynamak istemişler demişlerki, kim kaşığından pelteyi düşürürse onu karşısındaki öpecek))) bir erkek var ortamda oda Muharrem amca, ah ah Saime teyzenin karşısına denk gelmezmi Saime teyzede çok şahane bir kadın, gülmekten kırılıyormuş, gülerken gülerken düşürmesinmi pelteyi kaşığından....Muharrem amca çok mutlu olmuştur tabiiii....hadi öp bari demiş Muharrem amcaya....hepsi rahmetli oldu bu hikayedekilerin....annemin aklına gelen bu hikayeyi o anlatıyo ben yazıyorum şimdi....imla hataları için çok özür, ama yarın pelte pişirip akşama kaşığımdan düşürmezsem ne olayım..))))

Gülbin arkadaşımdan bir yazı...

“BENİM SİNEMALARIM”

70’li yıllar…

Çocuktum, 8-10 yaşlarında…

Her hafta bir akşam annem, babam ve benden 5 yaş küçük kardeşimle birlikte sinemaya giderdik.

Her hafta yaşanan bir şölendi sinemaya gitmek…

Hafta sonları gündüz matinesine de kardeşimle birlikte giderdik…

Gün içinde sokağa çıksak bile bir dakika gözlerini üzerimizden ayırmamaya çalışan anne- babamız, sinemaya gideceğimiz zaman izin verirler, bunu bir tür eğitim gibi görürlerdi.

Hatırımda kalan 2 sinema salonunun olduğu… Çok yıllar geçti ve 11 yaşımda ayrıldık oradan.

Ama aile ile paylaşılan o sinema keyfinin tadı asla gitmedi zihnimden…

Aileme, çocukluğumdan bana böyle paylaşımlar ve anılar bıraktıkları için minnettarım.

Sonra büyüdük…

İzmir’de üniversitede okurken Bornova’nın yazlık sinemalarına gitmeye başladık…

Elimizde çekirdeklerimiz, “frigo, gazoozzz” diye bağıran satıcıların sesleri arasında tahta sandalyelere oturup harika filmler izledik…

İlkbahar ve sonbaharda akşamları hafif üşüyüp ne zaman ince hırkamı omuzlarıma alsam kendimi o açık hava sinemasında sanır gülümserim… Ne güzel bir duygudur o!

Sonra sanat filmi ile ticari filmlerin ayırtına varma dönemi başladı…Önce sinema salonu, sonra film seçmeye başladık…

Film izlenecek sinema salonlarımız vardı örneğin…

İzmir’de, Göztepe’de As Sineması …

Çok genç yaşta kaybettiğimiz görme özürlü arkadaşımız Hüsrev’le sinema filmi “izlemeye” giderdik! Müziklerini ve konuşmaları dinleyip kafasında canlananları anlatırdı Hüsrev bize, biz de gördüklerimizi aktarırdık ona…

Konak’taki Saray Sinemasının localarında oturan mahallenin kadınlarının, çocuklarını susturma çabaları arasında “Çiçek Abbas” ın sevdiği kızı kaçırdığı sahneyi alkışlamalarını unutmak mümkün mü?

Sinemaya gitmek bir şölendi… Çok ciddi bir paylaşımdı… Toplumsallaşmanın en önemli faktörlerinden biri idi.

Nereden mi geldi bütün bunlar aklıma

Bir arkadaşım Kâhta’da çocukluğunda, ilçe henüz 10 000 nüfuslu iken ikisi açık hava olmak üzere 3 aile sineması olduğunu, bugün nüfus 60 000 olmasına rağmen hiç sinema salonu olmadığını söyledi!

İstanbul’da 35 sinema salonu kapanmış bu yıl!

Ve biz eşimle dün gittiğimiz filmi sadece 6 kişi izledik!

Yaş alırken geriye bakıp "ne güzeldi o duygular, gelişti herşey ama duygusu aynı değil" diyebilmek isterdim!

Gülbin Demirhan

21 Ağustos 2009 Cuma

Hayırlı Ramazanlar





Ramazanımız mübarek, tuttuğumuz oruçlarımız, ettiğimiz dualarımız kabul olsun....

13 Ağustos 2009 Perşembe

bebişi olacaklara....

Renkler nasıl güzel uymuş....kablumbağa kablumbağa olalı bu kadar şık olmamıştır sanırsam...
Battaniyesinin yanında oyuncağı, önlüğü takım...
Kızada olur erkek bebeğede... ne dersiniz.... bu resmi elime alıp yüncüye gitmem lazım aynısının tıpkısı olmalı.... çok öresim var gene bu günlerde....

rengarenk

Hepsi çok kolay bir o kadarda güzeller değilmi? Ben hırkadan başlayım diyorum ne dersiniz....

Alış veriş çantası naylon torbalardanda yapılabilinir...ben deneyeyim güzel birşey olursa sizede tarif ederim...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

İncitmeyecek kadar uzak,

İncitmeyecek Kadar Uzak, Üşümeyecek Kadar Yakın Olmak.......


Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler.
Ama en çok kayıp veren kirpilermiş.
Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.
Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış.
Tartışa tartışa, nihayet geceolunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.
Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış .
İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.
Ama başka bir problem çıkmış ortaya.
Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.
Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş.
Ne var ki, her gece kâh uzaklaşakâh yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzakdurmayı öğrenmişler.


KISACA ;

Bizim de uzun dikenlerimiz var.
Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.
Bazen faydalı, bazen de zararlı.
Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.
Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.
Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.
Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenenlerden olabilmek dileğiyle..

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Kandiliniz mübarek olsun


Yüreğimizdeki, tüm güzel dileklerimizin gerçekleşmesi dileği ile Beraat Kandilimiz mübarek olsun...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Can DÜNDAR yazmış....

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; "Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı... Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin. Kucaklamalı seni güvenli kolları, ...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı... En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz... Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli. Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi... Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş... Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş..